VAR OLUŞUN SÜREKLİLİĞİ ÜZERİNE BİR DENEME

Ölüm, canlılığın zorunlu sonucudur. Canlılar arasında ölümün bilincinde olan tek varlık insan, evrendeki varlığının güvencesi olarak ruhu keşfetmiştir. Bedenin sonu olduğunun, bir gün bozulup dağıldığının farkına varmasıyla insan olarak varlığını beden dışı, bozulmayan, sürekli olan bir kavramla açıklama ihtiyacını duymuştur. Ruh, bedeni özelliklerini dışarıda bırakarak ölümsüzlük, tanrılarla bir arada bulunabilen ve insanın kimliğini taşıyan özelliklere nail olmuştur. İnsan ruhunun nedeni ile insanın bedenin ölümü ve ruhun ölümsüzlüğü olmak üzere iki açıdan yorumlama imkânını elde etmiştir. Bedenin ölümü mezar sembolleriyle sergilenirken, ruhun ölümsüzlüğü öte dünya tasvirini gerektirmiştir.


Ölümün Başlangıcı ve Sonu


Bireyin var olması, kültürel değerlerle yoğrulmak, kurumlarla biçimlendirilmek ve kendilik bilincini kazanmaktır. Kendilik bilinci, evren formunda birey olarak konumunun bilincine varmaktır. Ölüm, yaşamı bırakıp, bilinmeyen bir boyuta geçmek anlamına gelmektedir. Ölmek, bedeni ve tinsel olanları geride bırakarak bir bakıma zorunlu bir yalnızlaşmaktır. Var oluşun ortadan kalkmasıyla gerçekleşen gölgeleme durumudur. Bu nedenlerin çerçevesinde ölüm her zaman korku verici bir yok oluş olarak algılanmıştır. Ölüm, var oluşun özü olan bedenin sonunun olduğunu temsil etmektedir.


Ölüm sonrası var oluşun sürekliliği din tarafından sağlanmaktadır. Dinler, insanın yaratılışı ve yaşama şartları ile ölüm sonrası ne olacağını belirlemektedir. İnsanın yaratılış süreci ve yaşam standartları farklı biçimlerde yorumlansa da ölüm ve sonrası, dinin merkezini oluşturmaktadır. Öteki hayat anlayışı, ebedi olan ruhun keşfiyle mümkün olmuştur. Ruhun ölümsüzlüğü, insanın evrendeki konumunu güvenceye almaktır. Yok olmaktan kurtulmak, Tanrı gibi, ebedilik özelliğine sahip olmaktır.


Din ve Ölüm


Tanrı, kendisine ait olan ölümsüzlük niteliğini insanı yaratırken ona da vermiştir. İnsan evrende, beden ve ruhla var oluş kazanmaktadır. Ölüm, insanın hayatını sonlandırmaktan ziyade bedeninden ayrılan ölümsüz ruhun başka bir boyutta yaşamasına neden olmaktadır. Beden çürüyüp yok olsa da ölüm sonrasına ilişkin inançlar da insanın sahip olduğu bedeniyle birlikte tasavvur edilmektedir. Dinin ölüm sonrası hayatı güvenceye alması, din ile insanın ardındaki bağı en üst seviyeye çıkarmıştır.


Ölüm dinin merkezi olduğu gibi ölüm törenleri de ayinlerin merkezini oluşturmaktadır. Kişinin öte dünyadaki rahatını sağlamak için ayinlerin eksiksiz yapılması gerekmektedir. Mezarlar, dünyadaki en kutsal unsurlar arasında yer almaktadır. Ölüm, Cenaze törenleri ve mezar dinin merkezi konularını oluştururlar.


Öte Dünya Tasvirleri


Ruhların bulunduğu öte dünya, bu dünyada idealleştirilmiş kavramlarla anlatılmaktadır. Önemli özellikler açlığın olmaması, ihtiyaçların tanrısal varlıklar aracılığıyla karşılanması, huzurun hâkim olmasıdır. Bu niteliklerle bezenmiş yerler cennet olarak adlandırılmıştır. Ayrıca cezalandırma yeri olarak cehennem de vardır. Cennet ve cehennem, yaşarken yapılan eylemlerin yargılanması sonucu ortaya çıkmaktadır.


Kabile kültürlerinde cehennem tasviri oluşmamış öte dünya çoğunlukla huzurlu bir hayatın sürdüğü cennet olarak tasvir edilmiştir. Orada bilge atalarla birlikte olmak, bir güvencedir. Bireylerin eylemlerini yargılayan bir süreç yaşanmaz. Bu ideal ortama ulaşmanın yolu ölümün sonrası yapılan cenaze merasimleridir. Medeniyetlere göre değişmekte olan öte dünya tasvirleri çok gelişmiştir. Orada yaşanılacaklar ayrıntılı olarak açıklanmış ve bu dünyada yapılan eylemleri yargılayacak sistem geliştirilmiştir.


M.Eliade’ye göre, Tevrat metinleri insanlık durumunun değersizliği üzerinde durmaktadır. İnsan topraktan yaratılmıştır ve yine toprağa dönecektir. Yaşamı boyunca kendisine yapacağı en büyük iyilik uzun bir hayattır. Ölüm alçaltıcı bir olgu olarak görülmüştür.

“İnsanı yarattığında tanrılar, Ölümü verdiler ona, Sonsuz yaşamıysa kendilerine ayırdılar.”

( Gılgamış Destanı )



87 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör