ZİHİN BİR TABULA RASA MI YOKSA BİR HATIRMA ARACI MI?

Bilgi nedir? Önceden bize öğretilmiş bir şey midir, yoksa deneyim yoluyla kazanılan bir şey midir? Peki, en önemli soru; bildiğimizi düşündüğümüz şeyi bize bildiğimizi düşündüren nedir? İşte felsefe tarihi boyunca tartışılan ve açıklanmaya çalışılan, aynı zamanda var oluşumuzu da açıklamaya çalışan konu.

Antik Yunan’ın önemli filozofu olan Sokrates, insan kavramını felsefesine konu edindikten sonra, artık insan odaklı olan felsefe başlamıştır. İnsanı, etik ile açıklamaya çalışmış ve erdem konularını sorgulamıştır. Sokrates’e göre; bizim ruhumuza bilgi işlenmiş ve bu bilgileri doğduğumuz an bir şok etkisi ile unutmuşuzdur. Bu dünya üzerinde öğrendiklerimiz, aslında o unuttuğumuz bilgilerin hatırlanmasıdır!… Yani amnesia, hatırlamadır…


Sokratik Diyalog


Platon’un diyaloglar hâlindeki eserlerinin baş konuşmacısı olan hocası Sokrates ve diğer konuşmacılar arasında geçen soru cevap şeklindeki konuşmaların temel amacı; işte bu unuttuğumuz bilgileri kendimize hatırlatmaktır. Nedir bu sokratik diyalog? Karşındaki kişinin hiçbir şey bilmediğini varsayarak ve ona herhangi bir konu hakkında soru sorarak ve devamı gelen soru cevaplar ile bilmediğini sandığı şeyi, aslında bildiğini o kişiye göstermektir. Sokrates’te bu yönteme maiotik yani doğurtma denir. Bu maiotik sorgulama ile başlangıçta ruhumuza işlenen, sonradan unuttuğumuz bilgileri hatırlayarak aslında bildiğimizi görmektir.


17. YY Filozofu J. Locke ve Tabula Rasa


J. Locke, 17 yy’ın önemli filozofudur, modern felsefeye farklı bir bakış açısı kazandırmıştır. Empirizmin (deneycilik) savunucusu John Locke, zihnin tabula rasa yani boş bir levha olduğunu söyler. Locke’e göre, doğuştan gelen herhangi bir bilgi yoktur. Bu görüşü ile Sokrates’e karşı çıkar. Örneğin; çocukların en başta bir bilgiye sahip olmaması ve zamanla deneyerek öğrenmesi, Locke’n empirizmi savunması için önemli bir nokta olmuştur. Biz bu dünyada duyularımız ile deneyimlediğimiz her şeyi tabula rasaya yani boş bir levha olan zihnimize işleriz. Bilgileri öğrenmiş oluruz. Bilgilerin kaynağı deneyimdir ve duyusal yolla kazanılır. Locke’e göre zihnimiz, edindiğimiz deneyimler sayesinde ideler başka bir anlamda ise idealar (düşünceler) oluşturur. Bu ideaların iki kaynağı vardır; biri dış kaynaklar yani beş duyumuz ile algıladığımız, ikinci kaynak ise refleksiyon, içe bakıştır. Birinci dış kaynaktan ziyade bu refleksiyon – içebakış, iç algıyı ve duyumu işaret eder.


Sokrates mi J. Locke mu?


Bilginin duyular yolu ile öğrenilmesi ne kadar doğru bilgiyi bize kazandırır. Eğer ki, beş duyumuz ile algıladığımız bilgi doğru ise renk körlüğü olan kişilerin bizim gördüğümüz sarı rengi algılayamaması tabula rasada hata vermez mi? Ya da, Sokrates’in savunucusu olarak onun dediğini doğru varsayarsak ve bilgi hatırlamadır der isek, yine doğru bilgiye ulaşmış olur muyuz? Biz, önceden unutup sonra hatırladığımız şeyin bilgi olduğunu ya da gerçekten var olduğunu nereden bilebiliriz? Empirizmin savunucusu olarak baktığımızda ve duyuların sağlam temelli bilgi kaynağı olarak anlamamız hatalıdır. Çünkü duyumsama yetisinin bilinmesi olanaksızdır. Şöyle ki göz kendi görmesini göremez! O hâlde, görme duyusu bizi yanıltabilir. Renk körlüğü yaşayan bir kişinin yaşadığı yanılgı gibi.


Aristoteles, der ki önemli eserinin (Metafizik) ilk cümlesinde; İnsan doğası gereği bilmek ister.



43 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör